Reklam
Bugun...
Eskiden güzeldi her şey, baya eskiden...


Orhan Özhazinedar Sungurlu'm
orhanhaznedar@hotmail.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 18-02-2021 11:10

Küçük mahallelerin, boş arsalarında plastik bir topun peşinde koşan; elleri siğilli çocuklardık biz...

Saçlarımız 3 numara, ayakkabılarımız soğukkuyu, pantolonlarımız abi ya da babamızın ters yüz edilmiş eskileriydi. İlk o pantolonlarda gördük, öğrendik; bir şeyin iç yüzünün dış yüzünden daha güzel olabileceğini...  Önlüklerimiz vardı siyah; beyaz yakalı, düğmelerini sürekli kaybettiğimiz önlükler ve o önlüklere takılan naylon yakalar vardı. O naylon yakalar; sağa sola çevirdikçe boynumuzu yaralardı... “Gelin la göbeller” diye başlayan toplanma çağrılarımız, “kaçın la göbeller” diye biten mahalleler arası savaşlarımız vardı. Bir dünya sopa yerdik karşı mahallenin göbellerinden lakin haberi olmazdı anne babamızın çektiklerimizden. Kimse kimseye hasım değildi. Herkes birbirine hısımdı... İnsanlar birbirine ya hısım diye seslenirdi ya da akraba... Felanca amca ya da teyze bize nerden akraba? Diye sorardım anama... Aman oğlum dığdığımızın dığdısı derdi. Anlamazdım çoçuk aklımda dığdığı nın ne olduğunu çok yakın görürdüm 40 kapı uzaktan akraba çıkan el kızını ya da oğlunu... 

 

Akşamın şerri, sabahın hayrı vardı herkes böyle der böyle bilirdi. Akşam ezanından sonra yerler mühürlenirdi...  Akşam ezanı okunurken, birer birer açılan pencerelerden iğne oyalı tülbentli başlar uzanırdı; “gözü kör olmayasıca” diye başlayan eve gel davetleri mahallede yankılanırdı. Yaz akşamları eve geldiğimizde annemiz bizi kapıda karşılar, “terledin mi?” der sırtımıza bakar, terliysek koca bir havluyu sırtımıza sokardı. Üstümüzü değiştirip, ellerimizi yıkardık, çocukça bir neşeyle sofraya koşardık. Yemekte ne var demezdik. “Allah ne verdiyse” o vardı bilirdik her seferinde annemizden bu cevabı aldığımız için...  

 

Kabaktepe de tel kopmuş derlerdi. Elektriği haftalarca keserlerdi. Akşamları odalarımızda ya gaz lambası ya da lüx yanardı. Lüxün ışığı azalınca babam üzerindeki kolu pompalardı. Sobanın üstünde bir güğüm, o güğümde su; sürekli kaynardı... Uzun kış gecelerinde babam ya gazetesini alır otururdu ya da Kuran-ı Kerimin okurdu. Yan gözüyle bizi izlerdi. Ezberden okurdu Kuran-ı Kerimi kitaba bakmazdı. Sadece dudakları titrerdi; sesi duyulmazdı. Bir köşeye çekilirdim elimde bir ders kitabı, arasında Teksas ya da Tommiks olurdu, sessizce onları okurdum bozmadan adabı. 

 

Velimiz okula çağrılmazdı. Birimizin velisi es kaza okula gelirse bizim için büyük olay olurdu. Herkes türlü türlü yorumlardı. Büyük utançtı bizim için velimizin okula gelmesi... Öyle ya kayıtta verilmişti bizim sözümüz, eti senin kemiği benimdi eğitimdeki özümüz... Üst sınıfta okuyanlar bizi gözetir korurdu. Bizde alt sınıflara yapardık aynısını çünkü o devirde abla abi olmak büyük onurdu...  

Bilgisayar, tablet ya da telefonlarımız yoktu. Camdan cama el kol hareketleriyle mesajlaşırdık. Okuldan geldikten en fazla yarım saat sonra boş bir arsada toplaşırdık. İki kişi karşı karşıya geçer adımlaşırdık. Maç kadrolarını böyle oluşturur herkesi paylaşırdık. Kale direğimiz taşlardı, saha çizgilerimiz yoktu. Her pozisyonda topluca bağrışırdık. Maç bitince hiçbir şey olmamış gibi barışırdık. Korner yoktu. 3 korner 1 penaltıydı. İyi top oynayanlar o mahallenin kralıydı.  

 

Hamal İlyasın bağın da toplanır çelik çomak bilye kovalaçma ya da saklambaç oynar, paramız varsa karpit alıp patlatırdık. Sakızlardan çıkan kağıtları biriktirir, aramızda takaslardık. Olmadı o kağıtlar üzerine bilye oynar ya kaybeder ya da kazanırdık...

 

Evlerimiz bahçeliydi bahçemizde türlü türlü ağaçlar bulunurdu. Gözümüz kendi bahçemizi görmezdi lakin komşunun bahçesi cennet görünürdü. Ramazan ayı bir başka yaşınırdı ilçede. Bizim görevimiz saatlerce bekleyip mayhoş hamur mayası kokan fırınlarda, ezana en yakın zamanda almaktı mis kokulu, dumanı tüten susamlı pideyi. Sıcaklığından yanerken ellerimiz, kokusuyla imtihan olurdu nefislerimiz. Tekne orucuyla başladık hep oruç tutmaya. Öğlen oldu mu orucumuzu bozardık, tüm gün tutabilirsek aksam orucumuzu babamıza satardık. İftardan sonra Teravih Namazını bahane eder sokağa kaçardık… Toplanır 3 5 çocuk ellerimiz ceplerimizde, ceplerimizde o günkü orucun parası. En yüksek kim sattıysa orucunu onda bir mutluluk havası… Bakkal Ahmet amcanın (Karaman) dükkanına koşardık. İçi su dolu dolaplar vardı üzerinde renkli yazılarla Pepsi ya da Coca Cola yazan. Heyecanla beklerdik dolabı açsın diye adam. Parası olmayanla aldıklarımızı bölüşürdük Kahveci Ali Rıza’nın (Ali Rıza Selicioğlu) arsasının yola bakan tarafındaki büzden örülmüş duvara oturur, sohbet eder gülüşürdük. Gündüz oruçuyken tesbit ettiğimiz bahçelere ve o bahçelerdeki meyve ağaçlarına gece dalardık Hiç unutmam bir keresinde 5 arkadaş bir bahçeye dalmıştık. İşi ileri götürüp meyvesini yolduğumuz ağacın altında saz ve darbuka çalmıştık. Gürültüyü duyup başını camdan uzatıp bizi gören teyzenin bize bağrışını günlerce söyleyip gülüşmüştük. “ Allah’ım aklıma mukayyet ol! Sazla darbukayla bahçemi talan ediyor göbeller” demişti çerkezceye çalan lehçesiyle. Bizi bahçe duvarına kadar kovalamıştı, koştukça etekleri balon gibi şişen elbisesiyle… Aradabir babalarımızın bizi yanından ayırmadığı olurdu. Teravih namazı baba refakatinde kılınırdı. Çocuğuz malum 3 5 imiz aynı safta yan yana gelince, dürtüklemeler, secdede birbirimizin ayaklarını gıdıklamalar başlar, kıkırdamalar imamın sesine karışırdı. Her gece istisnasız bütün aile sahura kalkardı. Zavallı anam bir tüp ocağının üstünde bazlama, katmer, cızlak, börek vs. yapardı. Yataktan çıktığımızz gibi sofraya üşüşürdük. Rahmetli babam “Gidin yüzünüzü yıkayın. Bakın şeytan işemiz yüzünüze” diyerek gözümüzdeki çapağı işaret ederdi; gülüşürdük. O uykulu uykulu yenilen hamurişlerinin tadını asla unutamam. Nasıldı diye sormayın. Tarifi yok anlatamam….

 Yaş geçtikçe anlıyor insan geçmişin kıymetini. Hayatı, arkadaşları, yemekleri, mahalleyi ve türlü türlü lezzetleri. Başımı çevirip geriye bakmayı bile beceremiyorum artık. Yaş 53 oldu dadandı vücuda türlü türlü hastalık. Geçmişe bağlı kalarak yaşamak zor. Geçmişten koparak yaşamaksa daha zor. Varsın her şey kötüye gitsin ne farkeder diyorum kendi kendime. Güzel günleri de yaşadık hemde dengi dengine. Pişmanlıklarım var mı bu hayatta? Evet var. Varsın olsun be:! Hamdettiğim de çok şey var.


“Tepenin doruğuna dikildim ben oğlum bundan sonra benim yolum aşağı doğru sen iyi ol” derdi babam. O gidip ailenin büyüğü ben olunca anadım. Haklıymış adam! Şimdi ben tepenin doruğundayım! Önünde gidecek büyüğü kalmayınca büyüyor insan. Yanlış yaptığında onu uyaracak, ona kızacak, nasihat edecek biri olmayınca; önce akıl susuyor, sonra lisan…

Anlar/Anılar Serisi 4. Bölüm





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI